
Kadının toplumsal yaşamda yer alması, birey olarak var olması, ayaklarının üzerinde durmayı başarması/becermesi; ne yazık ki Cumhuriyet’in tüm kazanımlarına karşın gerçekleştirilememiştir. Bununla birlikte kadınlar Cumhuriyet döneminde "eş durumundan" titr-makam-mevki-mertebe edinmişlerdir; "Taş mı attım ki kolum yoruldu" kolayca yöntemiyle, bir erkeğe eş-kadın-karı olma sonucunda...Gerçi bu yöntemle bir şeyler olduğu sanısına kapılan kadınların varlığı; belki de yalnızca ülkemize özgü bir olgudur... Ve de "birisinin karısı" olarak kamusal alanda var olmak (gerçekteyse var olduğunu sanmak) durumu belki de Osmanlı geçmişimizin bir kalıtıdır... Kuşkusuz "eş durumundan" titr-makam,mevki-mertebe edinme durumu; salt kadının çabasından, istekliliğinden değil, genelde eşine-kocasına "yalakalık-dalkavukluk" yoluyla yaranmak ve de çıkarlarına ulaşmak isteyenlerce oluşturulan bir kültürün ürünüdür. Çoğumuz bu tür kadınlarla yaşamlarımızın belirli dönemlerinde karşılaşmışızdır, örneğin askerde; "albayın karısı", devlet memurluğunda; "müdürün karısı", "kaymakamın karısı", "valinin karısı" gibi... Örneğin ben; 20 yıllık devlet memurluğum süresinde "müdürün karısı" örneklerini çok gördüm, yetkeleri kendinden menkul o buyurgan tutum ve davranışlarıyla...Ama yeri geldi; bu davranışların olumsuz dışsallığı olarak, bu kadınların "müdür" eşleri/kocaları müfettişler karşısında sorgulanmak durumunda kaldı, demokratik kişiliği gelişmiş çalışanların yakınmaları/eleştirileri sonucunda... Kamu sektöründen daha geniş bir alanı; kamusal alanı ilgilendiren "eş durumundan" yetke edinmenin en uç örneğine de bu ülke TÖ’nün sekreteriyken, eşi olma mertebesine ulaşan Saygıdeğer Hanımefendi, ilk "first lady" özentisi Semra ÖZAL’la tanık oldu, bu deneyimi ilk kez onunla yaşadı (anımsayınız; atamalara bile karar verirdi )...Ve onun "Lale Devri" özlemleriyle dal budak saldı, padişah efendimizin zevcelerinin elini-eteğini öpme alışkanlığı, yavşaklığı, yapışkanlığı; Cumhuriyet Türkiyesi’nde... Ki artık Türk Siyasal Yaşamı’na; "Osmanlı’nın Padişah Eşleri/Sultanları/Karıları" gibi, "Başbakanın Karısı" ya da "Cumhurbaşkanının Karısı" kavramları yerleşti... Ve son yıllarda da "başbakanın karısı" üzerine üç-beş söz söylenecek, eleştiriler, yargılar yapılacakken; "Eğitim düzeyi nedir?...Yaşam deneyimi/birikimi/üretkenliği nedir ?... Nerelerden gelmiştir ?..." diye sorgulamalar başlayacakken ya da bizler onu içimize sindirmeye çalışırken, birden bire karşımıza "dindar cumhurbaşkanının muhterem zevceleri" çıktı, ilgi alanımıza bir girdi, pir girdi... Ki o; 15’inde kocaya varmış... O türbanlı bir yarmış... Üstelik "türban" için; Devlet’in kafasını yarmış... Sonradan vaz geçmiş taş atmaktan, birazcık çekinmiş; Devlet’i AİHM’e satmaktan... İşte bu kadın kişi; toplumsal alanda gerçek anlamda tek başına var olmamış bu dişi, ansızın girdi ilgi alanımıza, başındaki türbanıyla... Oysa ne dert, ne gam, ne tasa...O evdeki bir kadıncağız, bir ana... Eğer olabilseydi toplumda ( Atatürk İlke ve Devrimleri’nin yönlendirdiği gibi ) tek başına ayakta durabilen bir kişi; değil bakan,başbakan ya da cumhurbaşkanının kimin olursa olsun eşi/hanımı/karısı, geri dönmezdi AHİM’deki kavgasından "haklı ya da haksız" olduğuna ilişkin kesin sonuç almadan... Eğer birey olarak var olabilseydi, bu bilinçle tek başına ayakta kalabilseydi (" Onaylamasam da AHİM’e gitmeyi" yine de bırakmamalı kavgasını; birey olan gerçek kişi)...Çünkü Türk Yurttaşlık Hukuku’na göre; bireyler kendinden sorumludur...Ama birey olmayı beceremeyenler ne yazık ki yalnızca "kocasının karısı"dır, bir bakıma kocasının vesayeti altındadır... Yalnızca "kocasının karısı" olan kadınlar; toplumsal yaşamda, müdürün karısı, albayın karısı, kaymakamın karısı, valinin karısı, bakanın karısı, başbakanın karısı ve cumhurbaşkanının karısı kimliğiyle boy gösterirler, "eş/koca durumundan" dolayı toplumdan saygı/alkış/ilgi/övgü beklerler... İşte bizler de son günlerde "eş durumundan" yetkeli, titr-makam-mevki-mertebe edinmiş kimliklere odaklandık toplumca, demoratik-laik-sosyal hukuk devletinin kurallarına göre seçimle iş başına gelenler sanki onlarmışçasına... Sonuç olarak onlar; "kocasının karısı", evinin kadını, çocuklarının anası...Bizlere mi düştü tasası?... İster örter, ister açar...Devlet değildir na’çar... Üstelik yemin de verdiler; ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ’ne uyacağız diye...Onlar "yalacı" mı ki, "takiyyeci" mi ki bu kaygı da niye ?... Ve... Türbanları, giysileri derken; bir gün ansızın ve de erken, erken patladı bir bomba; bir zamanlar devlet'i AİHM şikayet eden bir hatunun ağzında ki ne bomba... Patlayan bombayla şu sözler döküldü ortaya, Köşk'de verilen vedalaşma partisinde: -Bu süreçte yaşadıklarımızı 28 Şubat'da benim başörtümün tartışıldığı günlerde bile yaşamadık. Şimdi ben de susuyorum ama fazla susmayacağım; asıl intifadayı (ayaklanmayı) ben başlatacağım. Aman da aman...Ne oldu böyle birden bire; demokrasi havarisi mi kesildi bu hayırlı nisa ?... Paralelci isyanı başlatma görevi ona mı tevdi edildi Okyanus ötesinden yoksa ?... Oysa beraber yürümemiş miydi onlar bu yollarda ?... Ne oldu böyle ansızın ?...Parsayı AKBABALAR'a kaptırdınız diye midir bu feryad-ı figan ?...Yoksa bu da yeni bir plan mıdır ABD tarafından uygulamaya konan?...Elbetteki sizleri kayırmak bab-ında değil; ülkeyi moleküllerine ayırmak için...Çünkü CHP ve MHP'nin ortak paydaşı CEMAAT (bence kırk katırcılar; ülkeyi, ulusu sürükleye, sürükleye ölüme götürecek olanlar) GEZİ'den sonra yeni bir sızı peşinde midir sanki bu halkın demokrasiyi yitirmemesi bağlamında ?...Ve bu ağlaklığında/ağlamında; bir önder, bir ateşçi olarak bu hayırlı kadını mı peyledi/görevlendirdi?... Ve herkes onun peşinde, AKBABALAR'a (kırk satırcılara) karşı onu mu destekleyecek, onu mu izleyecek?...Bu hayırlı kadın; ülkeyi devrimlere mi sürükleyecek ?... Daha çokça söze girmeden, soralım tez elden; yoksa altın tabakta ülkeyi HOCA EFENDİSİ'ne mi ikram edecek ?... Anılarımdan çıkıp gelmekte; HUMEYNİ, İran ve onun peşinde devrime koştuğunu sanan İranlı aydınlar...Bilemiyorum bu yol ayrımının sonunda bizleri bekleyen; kırk katır mı olacak, kırk satır mı ?...Gazete Cumhuriyet bile manşetten desteklemiş bu hayırlı kadını; bakalım sonumuz nasıl olacak bu kargaşada?... Hayırlı mı, yoksa HAYIRlı mı?... Hayırlı kadın İNTİFADA...
*"karı" sözcüğü; Yurtaşlar Yasası’ndaki son değişikliğe göre kullanılmamaktadır, yasada "eş" sözcüğü yer almaktadır... Ama "türban" yoluna, kurban olan kadınlar; doğal olarak Kemal ATATÜRK’ün erkeğine eşit görmek istediği çağdaş bir "eş" değil, ancak "kocasının karısı" olmaktan öteye gidemediklerinden, bu kullanım yazının içeriğine uygun görülmüştü