
Yıllarca sürekli yakındım; Bursa’nın gelişiminin dondurulması, topraklarına saldırının durdurulması için… Yalnızca ben mi yakındım ?... Nice Bursa dostu, doğa dostu, çevre dostu, toprak dostu yakındı Bursa’nın yeşil alanlarına yapılan saldırıdan; üstelik de 80’lerden beri sürekli yakındılar. Kim dinledi de sözlerimizi, dönüldü bu yanlıştan geri ?... Kuşkusuz aç gözlü saldırganlar, daldırdılar durmaksızın kepçelerini bereketli Bursa Ovası’nın karnına…Sanayileşme, koşuludur kentleşme masalıyla çimento ektiler kentin yeşil alanlarına… Sonuç olarak Bursa son yıllarda bir uçtan, bir uca sanki şantiye… Yerel yönetimlere gelenler de “sözde” göz açtırmayacaklardı kaçak yapılaşmaya ki yalan söylediler bizlere göz göre, göre… Çünkü yoksulun kondusunu, yerine daha doğrusunu koyacağız diyerek de çalmaya; onlardan aldıklarını, varsıla vermeye başladılar KENTSEL DÖNÜŞÜM aldatmacasıyla... Oysa mecal kalmamış Bursa’nın ne yazlığında, ne kışlığında… Ne yağmurunda bereket, ne lodosunda hareket; kentin iklimi değişmiş… Ağaçlar olmayınca sel alıp süpürmüş, yel alıp götürmüş; topraklarını da, yapraklarını da… Ama kimin kaygısı ?... Bu talancıların saygısı; yalnızca paraya, pula…
Evliya Çelebi’nin “velhasıl Bursa sudan ibarettir” diye tanımladığı Bursa’da; yazları susuzluk, kuraklık baş göstermekte… Susuzluk yetmezmiş gibi, sürekli kente göç edenler, sudan önce, barınma derdine düştükçe, tarımsal üretime elverişli topraklar tükenmekte… Giderek güzellikler kenti, emekliler kenti, yaşam kenti Bursa; yaşanılamaz bir alana dönüşmekte, dönüştürülmekte…
Neden Bursa'dan girdik söze?...
Yaklaşık son iki yıldır Didimli olduğumuza göre; dün Bursa için kaygılandığımız gibi "yapılan yanlışlıkları gördükçe" bugün de Didim için kaygılanmakdayız ne yazık ki...
Başta Bursa olmak üzere İstanbul, İzmir, Aydın gibi Doğa'nın güzellikleriyle donanmış şu güzel kentlerimizde; neden acımasızca ve düşüncesizce yeşil alanlar, bereketli topraklar hızla konut alanlarına dönüştürülmekte ?... Ve dolayısıyla da kentsel sorunlar giderek daha da altından kalkılamayacak boyutlara ulaşmakta ?...
Elbette bu soruların yanıtı çok kolay; ülkemizde varolan bölgelerarası dengesizlik nedeniyle…
Bilindiği gibi geçmişin “hasta adamı” Osmanlı’yı paylaşım kavgasına girişen sömürgeci ülkeler; Anadolu’ya taşıdıkları sermayelerine yatırım alanı olarak daha o günlerde Bursa, İstanbul ve İzmir’i seçmişler, daha o günlerde gözlerini bu illere dikmişler… Ulaşım, iklim ve coğrafya bağlamında doğal oluşumların elverişliliği nedeniyle Osmanlı gerilerken bile, bu illerin gelişimi sürmüş…Cumhuriyet’le birlikte uygulamaya konulan devletçi ekonomi politikalarının gereği olarak her ne kadar Anadolu’nun her bir yöresine yatırımların devlet eliyle götürülmesi amaçlanmışsa da, sonraki dönemlerde bu amaçtan da sapılmış… Ekonomik altyapının yetersizliği, üst yapının gelişmesine olanak tanımamış ve Osmanlı’dan beri var olan bölgeler-arası dengesizlik daha da belirginleşmeye başlamış…
Üstelik bu dengesizliği körükleyen en önemli etken de, Batı’ya göre oldukça çok büyüme gösteren nüfus artış hızı olmuş…Bununla birlikte yöre halkınca; “çok çocuk, tarımda ücretsiz işçi” demekse de, toprakların miras yoluyla paylaşımı/parçalanması sonucunda giderek küçülen tarım alanlarından verim almak olanaksızlaşmış… Topraklar elden çıkarılmış ve ardından, ver elini taşı, toprağı altın Bursa ki 1326’dan beri Bursa göç almaktadır, bir göçmen kentidir, İstanbul da , İzmir de Bursa'nın bu acınası yazgısının benzerini yaşamakdadır…Bu bağlamda kayıp kentler, saldırıya uğrayan kentler arasında ne yazık ki sırada bereketli ovalarıyla Aydın; özellikle Söke ve Didim vardır.
Bu saldırılar sonrasında gerçekleşen hızlı büyüme sonucu ortaya çıkan çarpık kentleşmeyle başlayıp, giderek büyüyen sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel sorunlar… Kırsal alanlardaki gizli işsizlerin, kentlerde açık işsizlere dönüşümü…Kültürel ayrılıklar nedeniyle gecekondulaşmadan-villalaşmaya kadar uzanan konut açığı sorunu… Çünkü kırsal kökenlilerle, kentsel kökenliler, özellikle de varsıl kent-soylular komşuluk yapmak istemiyorlar… Sonuçta da kendileri için özel yaşam alanları isteminde bulunuyorlar; gözlerden ırak yeşil alanlarda, özellikle de gecekondulaşan bölgelerden uzakta…Ve onların kentten kaçışıyla henüz dokunulmamış alanlarda da villalaşma yoluyla toprak kirliliği sorunu ortaya çıkıyor (ki topraklar yalnızca kimyasal atıklarla kirlenmez, tarımsal üretime elverişli ya da orman, mera gibi özellikleri olan toprakların; yapılaşmaya açılarak, “geri dönüşü olmayan bir biçimde” doğal özelliklerini yitirmesi sonucunda toprak kirliliği sorunu ortaya çıkar)…
Ardından yeşil alanların giderek yok edilmesi sonucu daralan yaşam alanlarımızı;ortaya çıkan çevre sorunları daha da yaşanılmaz bir duruma getirir. Örneğin; ulaşım kirliliği (ki trafikteki araçların; trafik kazalarından sonra yarattığı en tehlikeli olumsuz dışsallık egzost gazlarıdır), hava kirliliği, gürültü kirliliği, susuzluk, konutsuzluk ve toplumsal kirlenme ( kentlileşememe / kentle bütünleşememe) sorunsalı bağlamında yaşanan olumsuzluklar dizini yazgısı olur kentlilerin…
Sözün özü; tüp bebek yapımı için devlet yardımı yerine, doğum kontrolü için devlet desteği, gerekirse yardımı… Öncelikle nüfus hızının düşürülmesi… Bu hız düşürülmezse; “eğitimden- sağlığa, beslenmeden-barınmaya, iş-aş-eş bulamamadan, her anlamda güven bulamamaya” yaşanan tüm sorunların artış hızı hiç düşmeyecektir…
24 Haziran 2018 öncesinde; halkla buluşmak için alanlardan alanlara koşan, halka tatlı düşler kuracak sözler vererek coşdukça, coşan adaylar; ne yazık ki ülkenin, ulusun gerçek sorunlarını görmekden çok uzaklardalar. Ne diyelim?... Sonumuz hayırlı ola!...