
Konuyu rahmetli Tankut abiyle (Sözeri) konuşmuştuk bundan yıllar önce.
Araştırdığı dosyalarla ilgili Türkiye'de yayınlanmış kitaplara asla güvenmez, her birine yüzlerce dolar ödeyerek Amerika'dan ya da Avrupa'dan sipariş ederdi.
Batılılar Osmanlı Devleti'ne "Ottoman Empire" diye hitap ediyorlar; peki, nereden geliyor, ne anlam taşıyordu bu sözcük?
"Gayet basit" dedi Tankut abi, "gerçek adı Ottoman da onun için"!..
Haa!
Bizim "Osman" diye bildiğimiz "Ottoman" meğerse Türkçe bir kelimeymiş ve "Otman" yani, otların, bitkilerin sağladığı şifayla uğraşan kişi anlamını taşırmış!
Yani "Otman dede" bir şifacı, diğer yanıyla da bir şamanmış aslında!
Aynı kelimenin Arapçadaki karşılığı "Uthman'mış"...
Bu dilde "t" ve "h" harfleri yan yana kullanıldığında "se" olarak telaffuz edildiği için de bizim "Otman" olmuş, "Osman" böylece!
Hem dildeki hem de eskiden gelen objelerdeki kültür izlerini araştırırdı Tankut Sözeri.
Günümüzde hala pek çok aile kız çocuklarına "Sibel" ismini verir mesela.
Anlamını öğrenmek için sözlüğe baktığınızda, "Türk mitolojisinde bereketi ve bolluğu simgeleyen bir tanrıça" yanıtını bulursunuz.
Oysa "Sibel" ismi "Kybel'den" yani, çok eski bir Anadolu tanrıçası olan "Kibele'den" evrilip gelmiştir bu güne.
Bolluğun, bereketin, toprağın, çoğalmanın simgesidir.
Pek çok batı diline Sibele veya Sibela şeklinde geçmiştir.
Örneğin Fransızca'da Cybèle (Sibele okunur) biçimde yer alır.
Araplardaki Hübel'le de eşdeğerdir.
Mısır'ın "İsis'i", Efes'in "Artemis'idir"...
İyon mitolojisine göre Kybele, Zeus'un rüyasında gördüğü ve kendisine hakim olamayacak kadar etkilendiği bir varlıktır.
Aslı tanrıça değildir.
Çift cinsiyetlidir, üstelik de iki cinsi etkisi altına alabilecek kadar cazibelidir.
Zeus'un rüyası gerçeğe döner ve bir gün Kybele ortaya çıkar.
Zeus Kybele'nin tehlikeli olduğunu bildiği için öldürülmesi taraftarıdır ama Afrodit böyle güzellikteki bir varlığın yok edilmesine izin vermez.
Sonuçta Kybele'nin erkeklik organı hadım edilir, bu organın düştüğü yerden bir badem ağacı çıkar ve bu ağacın ilk mahsulde toprakla buluşan meyvesinden bir erkek çocuğu dünyaya gelir.
Doğar doğmaz keçiler arasında kalır ve kendini onlardan biri sanır.
Bir çiftçinin bunu fark etmesi üzerine adam ona insan olduğunu söyler ve şart koşup kızıyla evlendirir.
Bir süre sonra Kybele parçası olan bu erkeği bulur ve kendi yanına almak ister ama çiftçi vermez.
Kybele de hem çiftçiyi hem de kendi parçasını zehirler.
Bu olayla birlikte Kybele Amazon kadınlarının da temsilcisi olmuştur artık.
Kulağa inanılmaz gibi geliyor değil mi?
Gelin görün ki insanoğlu aynen bu gün de olduğu gibi binlerce sene boyunca inanılması mümkün olmayan o doğmaları birer gerçek olarak kabul edip, öyle yaşamış ne yazık ki!
Ancak, gelin biraz daha kelimeler arasında gezinmeyi sürdürelim:
Şubat ya da şabat, şobat Süryanice'de, yeni takvimin ikinci ayına verilen isimdir. Yahudilerdeyse Cumartesi'yi yani, dinlenme gününü ifade eder.
Tanrının dünya ve evreni 6 günde yarattığına, Cumartesi günü de bacaklarını uzatıp dinlendiğine inanır Museviler! Yaratıcıya öykünen İsrail oğulları çalışmaktan saydıkları için kışın ateş bile yakmazlar evlerinde.
Mart, Latincede "Mars" yani savaş tanrısının isminden gelir.
Özellikle batı toplumları, çoktanrılı dinler döneminde ay ve günlere tanrıların veya kimi imparatorların isimlerini vermişler.
Birçok dilde bu ayın adı benzer isimlerle anılır:
Maerz (Almanca), mars (Fransızca), maris (Arapça), marzo (İspanyolca), marzo (İtalyanca), march (İngilzce) gibi örneğin.
Nisan, Süryanicede (nisanna) ay ismi...
Aslında bu kelime Süryani, Sümer, Akad ve İbrani dillerinde ortak, "nisannus, nasanus, nasanna, nusanus, nusanna" gibi şekilleri var.
Temmuz kelimesi pek çok dile sonradan Akadca'dan girmiş.
En eski kök olarak Akadlar tarafından da tapınılmış, Sümer çobanlık ve çiftçilik tanrısı "Dummuz'un" yani bu günkü Türkçe'de, "domuzun" adı!..
Kısa bir süre önce kaleme aldığım "Dilimiz Kimliğimizdir" başlıklı yazıda, günümüz Türkçesinde aynıları kullanılan Sümer dilindeki bazı kelimelerden bahsetmiştim, "domuz" da onlardan biri ve biz "Temmuz" derken aslında "domuz" diyoruz!..
Bir insan yeni doğan çocuğuna neden "dursun, durmuş, satı, satılmış, hediye, ömür, yaşar" gibi adlar verir?
Çocuk ölümlerine karşı yapılan bir tılsım, bir büyüdür aslında bu!
"Sat-mak" kökünden türetilen adlarla aslında bebeğin o aileye ait olmadığı, başkasına satıldığı anlatılmak istenir!
Peki kime?
Çocuğa musallat olacak kötü ruhlara!
Bu geleneğin aslı da orta Asya'dan, Şamanizm'den gelmekte.
İnanışın kaynağına göre yeraltındaki kötü erlik, çocukları çalmakta ve satmaktadır.
Bebelerinin ölmesini, yeraltına gitmesini istemeyen aileler oğlan çocuklarına "Satılmış", kızlara da "Satı" ismini verirler.
Günümüzde hala Anadolu'da "Döndü" ve "Döne" isimlerinin üst üste kız doğuran annelerin bir sonraki çocuklarının erkek olması için son bebeklerine verildiği görülmekte!
Çocuklara verilen "portakal, mandalina, vişne, kiraz, üzüm, limon, kayısı, zeytin" gibi adlar, anne çocuğa hamileyken canının çektiği, ancak yiyemediği meyvelerin isimleridir.
Çünkü eğer bunlar verilmezse bebeğinin sakat kalacağına inanılır!
Batıl inançlar günümüzde de o kadar güçlüdür ki, Avrupa'da bazı kimseler 13 kişiyi aynı bir masaya oturtmaktan kaçınırlar!..
Bazı ünlü otellerde 13 rakamı taşıyan oda ve kat yoktur.
BMW'nin Münih'te bulunan merkez binasının 13'ncü katı boştur.
Ölünün üstüne şeytan gelmesin ve şişmesin inancıyla bıçak veya satır konulur hala!..
Bu inanış bazı yörelerde cenazenin ruhu evde kalmasın, bedeniyle birlikte gitsin diye, ölüyü korkutmak için de uygulanır!
Aslında bu adet de çok eski zamanlardan kalma bir Şaman-Türk geleneği.
Eski Türklerin yaşadığı oldukları bölgelerde çokça demir yatağı vardı ve hatta bu bölgelerde yaşayan Türklere de "Altay'ın demircileri" denirmiş.
Türklerin destanlarında bile demirden dağların eritilmesi anlatılır.
Dolayısıyla bu maden atalarımızca kutsaldır.
Demirin kötü ruhları, düşmanları kovduğuna inanırlarmış eskiler.
İşte bu nedenle ölen kişinin üzerine kılıç ya da bıçak konurmuş ki, ruhunun Tanrı Ülgen'e kazasız bir şekilde, kötü ruhlar musallat olmadan ulaşabilmesi sağlansın diye.
Timur, Temur, Temuroğlu, işte bu isimlerin hepsi demiri ifade eder.
Tesadüf o ya...
Ben bu satırları yazarken Kayhan Mahallesi'nin ebedi muhtarı İsmail Temuroğlu aradı.
"Memetcim be" dedi, "bir gün gel de şu bizim alt tarafta, Cumhuriyet Caddesi'nin uzantısı olan yolda yaşanan rezaleti gör"?
-Ne var İsmail abi orada?
"İkinci el buzdolabı ve eşya satan dükkanların hepsi malzemelerini yola çıkarmış vaziyetteler. Burası şehir dışından gelen yerli ya da yabancı turistlerin Panorama Müzesi'ne gitmek için kullandıkları ana aks. Yaşanan çirkinlik ve mezbeleliği bir görsen çok üzülürsün!.."
Batıl inanç ve batıl işler sadece toplumda olmaz, belediyeciliği bilmeyen yerel yöneticilerde de olur!
Alın mesela size örnek, Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar...
Demiryolu altında binlerce çürük çarık bina dururken gitti "kentsel dönüşüm" yapıyorum diye Soğanlı'ya, üzerinde hiç bina olmayan bomboş araziye yüzlerce konut yaptırdı.
Gerçekte adı "kentsel" değil, "rantsal dönüşüm" olan bu girişim sonucu belediye yüzlerce daire sahibi oldu ve bunları satarak parayı cebe indirdi.
Var mı vatandaşa bir faydası?
Yok!
İnşaat alanının hemen karşısında, Osmangazi Belediyesi Fen İşleri'nin bulunduğu adada yüzlerce gecekondu dururken, onları yıkıp yeniden yapmak yerine bomboş araziye binalar dikmek "batıl bir girişim" değilse başka nedir ki?
Yazık!
O gecekonduların hepsi yarın birer tabut olacak insanlar için!
Üstüne üstlük bir belediye başkanı gerçekleri halktan gizliyor, doğruları söylemiyorsa vay halimize!
İnternet sitesine bakın, eski Başkan Recep Altepe'nin yaptığı pek çok işi sanki kendi yapmış gibi allayıp sunuyor Mustafa Dündar.
Ya bir insan siyasi rant devşirebilmek için "heykelden" medet umar mı be?!.
Ana sayfanın en altına bakın, "Fomara'ya Osmangazi heykeli diktik" diye satıyor Dündar yapılan işi!
Oysa o heykel de 2009 yılında, Recep Altepe tarafından yaptırılıp konuldu oraya!
Meselelere bu gözlükle bakan bir belediye başkanı kentin turistik aksı üzerinde yapılan işgali de göremez haliyle!
İki zabıta gönderip bu rezalete engel olmak yerine İnternet'ten satranç turnuvası, yabancı dil kursu düzenleyip günü kurtarmaya çalışır.
Lakin gün olur, hak gelir, batıl zail olur!