Yazarlar

Tuz, Ekmek Hakkı ve AKP

post-img
Eskiler buna Osmanlıca’da nân (tuz) nemek (ekmek) hakkı derlerdi. Halk dilinde elbette tuz ve ekmek olarak geçiyordu. Ekmeğini yediği insana kötülük etmemek, ekmeğini paylaştığı insanı arkadaş kabul etmek, yapılan iyiliği unutmamak. Özellikle tuz o insanın yetişmesinde verilen emek, eğitim ve aidiyet anlamında algılanıyordu. Doğada kaç milyar yıllardan beri suda eriyik ya da karalarda maden halinde bulunan tuzun, ekmeğe katılması sonucu Türk kültüründe “tuz ekmek hakkı” kavramı bir deyim olarak önemli yer bulmuştur. Örneğin: “Et kokarsa tuz vurulur, Tuz kokarsa çare ne?” deyişiyle verilen eğitim, aidiyet kavramına ihanet edilmesinin ne denli çaresiz bir durum olduğu vurgulanmak istenmiştir. Türk kültüründe en özgün açıklama, Sarı Saltık söyleminde geçer. Sarı Saltık; “ya hâk!” diyerek yalan söyleyenin kim olduğu anlaşılsın diye bir papazla girdiği kaynar kazanda zorlu terlerken, Suluca Karahöyük (günümüz Hacı Bektaş İlçesi) dergâhında Hünkâr Hacı Bektaş elini duvara kor; duvar ıslaktır: “Saltığım zordadır” der. Saltık’a destek vermek için mendilini eliyle duvara dayar; o anda Hacı Bektaş tuzu hasıl olur. İşte o tuz, kimin nereye ait olduğunun ifadesidir. Tuz kurumaz ya da kokmaz, böylece papaz eriyip giderken Sarı Saltık kazandan terlemiş olarak çıkar. İslâmî kaynaklara göre tuzu İbrahim Peygamber bulmuştur. İbrahim Peygamber Kâbe’yi bina edince Tanrı’nın rahmetini diledi. Tanrı: “Fakirleri giydir, açları doyur” dedi. Peygamber, bunu nasıl meydana getireceğini sordu. Tanrı, Kâbe binasından kalan toprakları dört bir tarafa savurmasını söyledi. İbrahim, öyle yaptı. Tanrı’nın emri ile tozların düştüğü yerde tuz oldu. Bu zamandan sonra bütün yaratıklar Halil İbrahim tuzunu yemeğe başladılar. Şimdi bu inanca göre, her gün Kâbe’den nasibini tuz olarak alan bir Müslüman, hele bir takım kurslarda, artık ne kursları ise, ya da bu konuda eğitim alan bir çocuk “tuz ve ekmek hakkı” için “Allah’ın askeri” olmaz da ne olur? Mustafa Kemal Cumhuriyetine neden bağlı olsun? Yediği ekmek ve tuz kime aittir sorusunda düğümleniyor konu. Oysa Türk kültüründe Hacı Bektaş tuzu geçerli. Horasan erenlerinin Anadolu’ya getirdikleri çantalarındaki kanaatkârlık; insanları olduğu gibi kabul etmeyi, “bin kere de tövbekâr olsalar” gene gelmelerini öğütleyen sevgi enginliğine sahipti. İslâmiyet’i devamlı bir huruç hareketi olarak gören Vahabî, Selefî hareketlerinden ve anlayışından çok uzaktaydılar. İslâmiyet’i bir sevgi denizi olarak sunuyorlardı Anadolu insanlarına. Yunus Emre: “Şükür bu deme geldük dostları bunda bulduk Tuz ekmek bile yidük ışk demin oynar iken” diyor. Türkmen Kocası Yunus, “ışk deminde” yani aydınlanma üzere bir arada dostlarla beraberken tuz ekmek yenmesinden boşuna söz etmiyor. Eğitim ve dostluk bağından söz ediyor. Yunus’un tuzu hiç de İbrahim Peygamber’in tuzuna benzemiyor. AKP iktidarının ne gibi bir “tuz ve ekmek hakkı” anlayışına sahip olduğu, son çıkardıkları eğitimde 444 Kanun ve Yönetmeliği ile iyice ortaya çıkmıştır sanıyorum. Yüz binlerce kimyager, ziraat mühendisi, veteriner hekim, endüstri mühendisi, işletmeci vb. gibi pozitif bilimlerden ışık alarak (tuz) yetişenler işsiz dolaşırken, yeni eğitim sistemi yolu ile İmam Hatip zihniyetinin hâkim olduğu zihniyetine sahip yeni yetmelere ekmek kapısı açılmakta. Ekmek kapılarına kesinlikle karşı değilim. Sadece “tuz ve ekmek hakkından” söz ediyoruz burada ve yadırgamıyorum elbette çünkü Sayın Başbakan da aynı tuzdan yalamış, aynı ekmekten yemiştir. Ama Hacı Bektaş tuzunu yalamış, Türkmen Kocası Yunus Emre’nin sofrasında ekmek yemişler, Mustafa Kemal devrim ve ilkelerinin sahibi Cumhuriyet’in “nan ve nemeklerin” ile yetişmişler; Başbakan ve Diyanet’in ne ile uğraştığını artık iyice anlamış olmalılar. XVII yy. ozanlarından Levnî Atalar Sözü destanında şöyle sesleniyor: “Dediler bu pendi sordumsa kime Tuz ekmek bilmeze müşkülün deme Kül, kömür ye nâmert lokmasın yeme Gün olur, başına kakar demişler”

Diğer Haberler