Yazarlar

Yurtta Sulh, Cihanda Müdahale!

post-img
  “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh”. Oldum olası bu sözün geçerliliğinden şüphe duymuşumdur. Diyelim ki, herkes barışta ısrar ediyor, tümüyle barış içinde yaşayan bir dünyanın ilerlemesi mümkün değildir. Kulağa hoş gelen bu söz ilk bakışta yapılabilir görünse bile, akla ve diyalektiğin kurallarına ters düşüyor. Tam barışçıl bir dünyanın olabileceğini varsaymak, maddenin içindeki çelişkiyi yok saymaktır.   Biliyorum, kutsal kaseye dokunma hamlesi içerisindeyim. Atatürk’ün 20 Nisan 1930’da Cumhuriyet Halk Fırkası’nın kuruluşunda söylediği ve daha sonra 1961 ve 1982 anayasalarına da giren ve CHP’nin programında yer alan bir sözün doğruluğundan şüphe etmek, Atatürk’ü ve onun ortaya koyduğu temel ilkeleri tartışmaya açmak gibi görülebilir. Bence, tam tersi, konuyu tartışmak Atatürk’ün öz düşüncesine hizmettir.   Atatürk, benim yaptıklarımı ve söylediklerimi geliştirin, çağa uyun, çağın gerekliliklerini yapın ve Türkiye’yi gelişmiş medeniyetler seviyesine getirin vasiyetinde bulunmuştur.   Peki, mevcut 10 yıllık iktidar ile gelişmiş medeniyetler seviyesine doğru mu ilerliyoruz? Bu soruya evet diyebilmemiz için, kitlelere hitap eden bakan ve valileri bir bakışta vaaz veren imamlardan ayırt edebilmemiz gerekiyor. Eğer devlet yurttaşın karşısına hala inşallah, maşallah sözleri ile çıkıyorsa, birileri bunun muasır medeniyetler yolu olmadığını söylemelidir.   Tamam, bunu kim söyleyecek şimdi? Eğer iktidarın muasır medeniyetler hedefi yok ise, onu bu yola çekme, doğruya zorlama görevi muhalefete düşer. İşte sorumuz, muhalefet işini yapıyor mu? Hadi yapıyor diyelim, işini doğru yapıyor mu?   Böyle bir soruya, bu ülkede 75 milyon farklı cevap çıkacağını ben de biliyorum. Sorun, bu yanıtlar berber dükkanı sohbeti ölçeğinden çıkarıp, gelişmiş ülkeler standartları ile ölçüldüğünde, hala ayakta durabiliyor ve topluma ışık tutabiliyor mu?   Siyasette muhalefet özü itibarı ile iki yolla yapılır. Birincisi ayaküstü sözler ile iktidarın yaptığının tersini söyleyerek günü kurtarmak ve iktidarın yıpranmasını beklemektir. Diğeri ise, her zaman her konuda ve her eylemde iktidarın bir adım önünde olmaktır.   Bunların yanında, muhalefet olduğunu söyleyip, iktidarın kuyruğuna yapışarak endirekt iktidar nimetlerinden faydalanma yöntemi de mevcuttur. Bir de, sürekli azınlık psikolojisi ile hareket ederek kendisini kelimelerin ve cümlelerin cazibesine kaptırarak, iktidar rüzgarının önünde savrulanlar vardır.   Rüzgarda savrulan ekibi önce “yetmez ama evet” diyerek 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan anayasa değişiklik referandumuna oy verirken gördük. Şimdi ise karşımıza, “barış, inadına barış” diyerek çıkıyor.   İşte bu istikrarsız anlayış beni ürkütüyor. Özü itibarı ile ne bir çağdaş anayasaya ne de toplumsal barışa karşıyız. Karşı olduğumuz şey, şuursuzca, serseri bir mayını gibi plansız, programsız ve vizyonsuz ortalıkta dolaşılmasıdır.   12 Eylül 2010 tarihli anayasa değişikliği güya 30 sene öncesi cuntayı yargılayacaktı. İki yaşlı adamın dışında 1 milyondan fazla insanı tutuklayan, onları haksız yere yargılayan, onlara sahte raporlar veren, onlara işkence yapanların mahkemeye çıkarıldığını biz daha görmedik.   Gördüğümüz, iktidarın yargıdaki gücünü perçinlemek için 25 maddelik değişikliğin sadece ikisinin uygulandığıdır. Anayasa Mahkemesi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı değiştirildi.   Bugün “inadına barış” diyen  “yetmez ama evet” ekibi değiştirilen diğer 23 maddenin vitrinlik olduğunu bile hala anlamış değil. Referandumda evet diyenlere, yapılan değişiklikleri say deseniz, hiç birisi sayamaz! İktidar partisi de bunu biliyor zaten ve bu yüzden stratejisini insanların hafıza zayıflığı üzerine kuruyor.   Diyeceğim şu ki, herkesin dilinde olan barış sürecinde oyunun kuralları daha çok değiştirilecek. Gün gelecek, bugün savunduklarınızın tersini söylemek zorunda kalacaksınız, çünkü kural koyucuların hedefleri ile sizinkiler örtüşmüyor ve örtüşme ihtimali de yok!   Olsun, bugünlerde mikrofon tutulan herkes barış, ille de barış diyorken, Hatay Reyhanlı saldırısıyla ilgili sıcak açıklamalarda bulunan CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’in televizyonda, “Sayın Başbakan barış istiyorsa yurtta da barış, cihanda da barış. Bu, Cumhuriyet Halk Partisinin vazgeçmeyeceği bir ilkedir. Gelin daha fazla kanın dökülmemesi için Suriye politikasından vazgeçin diyorum" sözlerini duyunca, kafam zonklamaya ve ağrılar içinde kıvranan aklımdan Tayyip Erdoğan’ın,  “CHP İşçi Partisi’nin kuyruğuna takıldı”, lafının doğru olamayabileceği geçti. İşçi partililer Akil Adamları gittikleri her yerde madara ederken, Gürsel Tekin, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyor!   Eğer Tekin bu açıklamaları CHP adına yapıyorsa, bu sözlerde iktidar adayı bir partiyi görmek pek olası değil. İktidara aday partiler gelişmenin, büyümenin ve iktidar gücü kullanmanın barış sloganlarıyla yapılamayacağını bilirler. Ve hatta Fatih Sultan Mehmet bu kadar savaş yeter, artık barış içinde yaşayalım diyerek İstanbul’u fethetmekten vazgeçseydi, acaba sayın Tekin hangi bölgenin milletvekili olurdu!   Sadece günün anlam ve önemi ile ilgili günü kurtaran açıklamalar ile peynir gemisi yürümez. Hele hükümetin Suriye politikasını, sen Suriye’deki savaşa müdahil olursan, o da gelip sana bomba atar mantığıyla açıklamak, yenilir yutulur gibi bir anlayış değildir. Türkiye Hollanda değil ki, konuya uzak dursun. Suriye ile 900 kilometre sınırın varsa, mecburen müdahil olacaksın.   Eğer birinci vazifen ilelebet muhalefette kalmaksa, söylenecek çok şey yok demektir. Ve yeniliği sadece programının önüne yeni yazmak olarak algılıyorsan, o zaman kimseye umut olamaz, insanlara gelecek vaat edemezsin!   Tamam, anladık, sen kendinle meşgulsün. Hiçbir şey yapamıyorsan bile, ne olur biraz canlan, öne geç, müdahaleci ol! Umut ol, umut ver!

Diğer Haberler